Perşembe, Ocak 21, 2021

Kürdistan Tarihi ve Kürt Toplumunda Meşru Savunma

Okumalısınız

MHP bir cinayet-terör şebekesidir

Kemal SOBE Siyasal milliyetçilik, katı ulus devletlerde egemen kesimlerce, faşizmin bir sopası olarak kullanılırlar. Türkiye'de 1968'ler devrimci-sosyalist mücadelenin radikal bir tarzda...

Kapitalizmde asgari ücret nedir ve kimlere verilir?

Kemal SOBE Asgari ücret kapitalizmin üretici güçlere ödediği açlıktan ölmeme ücretidir. Asgari ücret insanca yaşam için gerekli bir miktar olmayıp,...

Özsavunma savaşı varlık savaşıdır

Tekoşin TOPRAK Öz savunma bilinci olmayan ya da zayıf kılınan, enerji taşıyan her maddede olup kendisi olmaktan çıkan, duyguların ruhu,...

Kürtlerin tarihin en kadim halklarından birisi olduğu tartışma götürmez bir gerçektir. Yine insanlık tarihinin ilk ve en büyük devrimsel adımı olan neolitik devrimin geliştiği alanın da Kürdistan ve çevresi olduğu iyi biliniyor. Sınıflı-cinsiyetçi toplum uygarlığının neolitik devrimin gücünden beslendiği, bu devrimin sonuçları üzerinde geliştiği de iyi bildiğimiz bir husus oluyor. Buradan şu sonuç çıkıyor: Sınıflı-cinsiyetçi toplum uygarlığı Kürdistan merkezli gelişen neolitik devrimden beslenerek doğup gelişme göstermiştir. Bir başka ifadeyle, hiyerarşik devletçi toplum sistemi oluşmuş ve farklı evrelerden geçerek günümüze kadar gelmiştir.

Bu tespitlerin önemi şuradadır: Devletçi toplum sisteminde güç kazanan ve egemen olan her sistem, her fatih, bu sistemin beslendiği ana merkez olan Kürdistan’ı ele geçirmeye çalışmış; Kürdistan üzerinde hâkimiyet kurarak kendisini hiyerarşik devletçi toplum sisteminin ana kaynaklarına sahip olur hale getirdiği gibi, uygarlık tarihinin doğuşuyla da birleştirmek istemiştir. Yani bir yandan bunun altında daha büyük ve çeşitli kaynakları ele geçirme istemi vardır, diğer yandan da tarihin kendisiyle başladığını ilan edebilme, dolayısıyla egemen olduğu toplumsal yapılara kendisinin gücünü kabul ettirebilme istemi söz konusudur. Bu da Kürdistan’ın sürekli gelişen ve güçlenen devletçi sistemlerin işgal, istila ve egemenlik alanı haline gelmesini ifade ediyor; güçlenen her devletçi sistemin Kürdistan’ı işgal etmeye yönelmesini içeriyor. Bu da Kürdistan’ın sürekli bir savaş haline geldiği anlamını taşıyor.

Dıştan gelen yabancı devlet güçlerinin saldırısı olan bu işgal, istila ve savaş hareketleri karşısında, Kürdistan’daki toplumun durumu nedir? Tarihe baktığımızda şunu görüyoruz: Kürt toplumu kendi içerisinde bir devletleşme, dolayısıyla sınıflaşma sürecini yaşamıyor. Yani toplumun iç dinamikleriyle ve çözülüşüyle bir sınıflaşmaya ve onun üzerinde devletleşmeye tanık olmuyoruz. Bu bakımdan belki de uygarlığa en geç açılan alanlar ve toplumlardan birisi Kürdistan ve Kürt toplumu oluyor. Acaba bu neden böyledir? Bu sadece yabancı saldırının, işgalin ve istilanın bu kadar güçlü olmasından mı kaynaklanıyor, yalnızca buraya mı dayanıyor? Böyle bir yabancı saldırı durumu buna tek başına yol açabilir mi? Yoksa toplumun kendi içyapısı ve özellikleriyle de bağlı bir olay mıdır? Kürt toplum yapısı temel dokularıyla acaba sınıflaşma ve devletleşmeye çok açık ya da yatkın bir toplum değil midir?

Tabii bu hususlar araştırılmaya ve incelenmeye değer konular olup, hemen doğrusu şudur diyemediğimiz hususlardır. Fakat her ikisinin de pay sahibi olma durumu mümkün olabilir. Bir kere yabancı saldırının bu kadar yoğun ve sürekli olmasının bu konuda önemli bir pay sahibi olduğu tartışma götürmeyen bir gerçektir. Çünkü sürekli bu topraklarda yaşayan toplumsal yapı saldırıya uğramış, kendi dinamikleri sürekli dağıtılmış, dış baskıyla yüz yüze kalmıştır. Fakat toplumun iç dokusunun da bunda bir rolü olabilir. Neticede şu ortaya çıkıyor: Tarihin en kadim halklarından birisi olmasına rağmen, Kürt toplumu kendi içinde köleleşmeye en geç uğrayan, sınıflaşma, sınıf baskısını ve devlet egemenliğini en geç yaşayan toplumlardan birisi oluyor. Elbette bunun bir diğer ifadesi de şudur: Kürt toplumu özgür yaşamda ısrarlı oluyor, arayışçı oluyor. Sınıflaşmayı, dolayısıyla kendi içinden çıkan bir devlet egemenliğini ve onun baskısını yaşamaması demek, toplumun iç yapılanışıyla doğal komünal özellikleri fazla taşıması, özgürlük özellikleriyle çok daha uzun süre ve dolu yaşaması anlamına geliyor. Bu, Kürt tarihinin önemli ve ayırt edici bir özelliğidir. Tarih incelemelerinde bunu görmek ve anlamak gerekir. Böyle bir toplumdaki iç yapılanış, dıştan gelen işgal, istila ve saldırılar karşısında bir direnme konumunu yaşamasına yol açıyor.

Bu direniş kendisini iki biçimde ortaya koymuştur: Bunlardan biri, etnisitenin güçlü yaşanmasıdır. Kürt toplumu birkaç yüz yıl öncesine kadar kendi içinde sınıflaşma yaşamamış olan, dolayısıyla sınıflaşmayı içermeyen bir toplumsal yapılanışı yaşamıştır. Kabile ve aşiret düzeninin güçlü oluşu ve bu kadar uzun yaşayışı bu anlama geliyor. Bu toplumsal sistem, yani kabile ve aşiret düzeni kendi içinde sınıfsal ayrışmayı ve egemenliği reddediyor. Bu da toplumun kendi içinden bir baskı ve saldırıya maruz kalmaması, yine toplum yaşamı içinde bireyler arasında benzer bir baskı ve saldırının olmaması anlamına geliyor. Bu durum önemlidir. Burada esas işleyen doğal komünal toplum özellikleridir, doğal özelliklerdir; bireyin toplumsal yaşama eşit ve özgür katılımının sağlanması, toplumsal sistem içerisinde bir eşitliğin korunmasıdır.

Toplulukların, kabile ve aşiret sistemlerinin yönetimi daha çok bir bilgeliğe, çabaya, Önder APO’nun Bir Halkı Savunmak adlı kitabında ‘yararlı veya olumlu hiyerarşi’ diye tanımladığı toplumun ileri gelenliğine, büyüklüğüne dayanmaktadır. Kürt toplumunun bin yıllar boyunca bu biçimde yaşadığı tartışma götürmeyen bulgularla iyice kesinleşmiş olan bir sonuçtur. Kürt toplumunun kendi içinde devletleşmemesi ve dışarıdan sürekli bir işgal ve saldırıya maruz kalmasının diğer önemli bir sonucu, bunlar karşısında direnmeyi içeren diğer duruş olan hareketliliğidir. Kendisine yönelen saldırılar karşısında kendini korumak için çeşitli savaş etkinlikleri gösterdiği gibi, daha çok da hareket etmeyi, dağlık zeminlere sığınmayı, stratejik dağlık coğrafyayla ileri düzeyde bütünleşme gücünü göstererek, kendine yönelen işgaller ve saldırıları boşa çıkartmayı bilmesidir. Bu da her ne kadar Kürdistan sürekli savaş alanı olsa da, Kürt toplumunun işgal ve istilayı geliştiren yabancı egemenlerin tahakkümü altına girmemesine ve soykırıma uğramamasına yol açmıştır. Böyle bir hareketlilik ve tarzla toplum hem savunmasını yapmış ve toplumsal varlığını korumuş, hem de özgür kalmayı başarmıştır. Bu da Kürt tarihinin ve Kürt toplumsal yapısının temel özelliklerinden birisini oluşturuyor. Bunun da bu çerçevede netçe bilinmesi gerekir.

Kürt tarihi ve toplumsal yapısının bu özelliğindeki değişim, esas olarak feodalizmin olgunlaşma aşamasında başlıyor. Değişim İslam feodalizminin Kürdistan’ı fethedip Kürt toplumuna ideolojik ve örgütsel bakımdan nüfuz etmeye başladığı dönemle birlikte gelişiyor. İslam ideolojisi Kürt toplumu içinde de bir ayrışma, bir sınıflaşma yaratıyor. Bir yandan kendini İslam’ın sahibi sayıp Arap toplumunun uzantısı olarak gören, ‘kavmi necip’ olarak ifadelendiren aşiret ve kabile ileri gelenleri veya böyle kişilerin toplulukları var olurken, diğer yandan serfleşme gelişiyor. Bu durum Kürt toplumu içindeki sınıflaşmanın başlangıcıdır. Böyle bir sınıflaşmaya dayalı olarak feodal aşiret önde gelenleri güç sahibi olur ve kendini bir beylik içinde belli bir topluluk üzerinde hükümran kılarken, buna bağlı olarak geniş halk kesimleri de serfleşiyor, köylü haline geliyor. Kürt toplumunun o zamana kadar var olan özgürlüğe ve eşitliğe dayanan içyapısı böylece bozuluyor. Toplumun dengesi sarsılıyor ve dağılıyor, yeni bir topluma doğru dönüşüm yaşanıyor. Bu durum giderek 19. yüzyılda aşiret ve kabile dışına çıkmaya yol açıyor. Kurmanclaşma denen bu olay, bir yerde kendi içinde sınıflaşmaya ve sınıf egemenliğine dayanan toplumsal yapıdan koparak emekçileşmeyi, doğrudan içinde yer alınan devlet sisteminin emekçisi haline gelmeyi ifade ediyor. Bu da Kürdistan’da yaşanmış olan sınıflaşmanın bir biçimidir.

Bir de egemen sınıfa ya da kesime dayanan örgütlenmenin özellikleri vardır. Beylik düzenlerinin kendine has özellikleri, bir tür üst toplum örgütlenmesi söz konusudur. Bu bir bakıma devletçiliği ifade ediyor. Fakat hep böyle ikinci sınıf kalmadır. Osmanlı ve İran İmparatorlukları gibi büyük devletlerin içinde yer almak onlara belki büyüme imkânı vermiyor, daha baştan bu şansı ellerinden alıyor. Ama buradan kaynaklanan kolaycı tarz olacak ki, Kürt beyleri de öyle fazla bir arayış içinde olmuyorlar. Kendilerini büyük devletler haline getirecek bir politik yönelim içine girmiyorlar. Hep dıştan birilerine bağlanma ve onlara dayanarak kendi çevresindeki beyler karşısında büyüklük ve üstünlük sağlama tutumu izliyorlar. Politikayı bu düzeyde esas alıp yürütüyorlar. Bu da onları küçük bırakıyor, işbirlikçi yapıyor ve birbirlerine düşman kılıyor. Kürt beylerinin birbirlerine düşmanlığı kadar, Kürdistan ve Kürt toplumu üzerindeki yabancı egemenlere ve devletlere düşmanlıkları yoktur, olmamıştır. Bunlar zaman zaman merkezi otoriteyle çelişmişler, çatışmaya girmişler, onlara karşı isyan da etmişlerdir; ama bunlar belli zamanlarla sınırlıdır. Tarihin uzun bölümü ise daha çok birbirlerine karşıtlıkla, birbirlerine düşmanlıkla geçmiştir. Bu da Kürt feodalleşmesinin bir özelliği olmalıdır.

Bu durum günümüzde de devam ediyor ve hala aşamıyoruz. Uluslararası komplo dediğimiz olay, aslında bir yerde tarihte hep işbirlikçilik yaparak, yanında ve yöresindeki beye saldıran Kürt beylerinin durumunu yansıtıyor. Güney’deki feodal aşiretçi önderliklerin uluslararası komplo karşısında izledikleri politika ve aldıkları tavır, tarihte yaşanmış bu durumun günümüzde devam ettirilmesinden başka bir özellik taşımıyor.

17. ve 18. yüzyıldan itibaren gelişen bu sürecin temel sonuçları 19. ve 20. yüzyılda ortaya çıkıyor. Kürt toplumu içerisindeki bu değişiklikler, içinde yer alınan imparatorluk sisteminin de 19. yüzyılda güçsüz düşmesi ve Batıda gelişen kapitalizm karşısında zayıf kalarak daha çok vergi alma ve asker toplama ihtiyacı duyması sonucunda, var olan beylik sistemleri yeni bir çatışma süreciyle karşı karşıya kalıyorlar. O zamana kadar birbirleriyle çatışıp birbirlerine karşı üstünlük sağlamaya çalışan, bunun için de hep merkezi otoriteye dayanmayı ve işbirlikçiliği meslek edinen bu beylikler, bu sefer merkezi otoritenin daha çok vergi ve asker toplama istemi karşısında ellerindekini de kaybetme tehlikesiyle yüz yüze gelince, bunları korumak için isyan etmek zorunda kalıyorlar. 19. yüzyıl böyle bir isyan yüzyılıdır, bir çatışma sürecidir. Kürt beylerinin hep birbirleriyle çelişkili ve çatışmalı oldukları için birlik olamadıkları, dolayısıyla merkezi otorite karşısında hep yalnız kalarak yaşadıkları çatışma sürecidir. Sonuç kaçınılmaz olarak zayıf durumda olan beyliklerin geliştirdikleri isyanların Osmanlı merkezi otoritesi tarafından ezilmesi olmuştur. Böylece birkaç yüzyıl içerisinde büyümüş ve gelişmiş olan beylik sistemleri, 19. yüzyıl boyunca merkezi otoritenin Kürdistan’ı yeniden işgal edercesine geliştirdiği saldırılar altında ezilmişlerdir.

Burada elbette Avrupa’da gelişen kapitalist sistem karşısında Osmanlı ve İran sistemlerinin içine düştükleri zayıflık ve güçsüzlüğün etkisini görmek gerekiyor. Fakat bir de Avrupa’da gelişen kapitalist sistemin Ortadoğu’yu ele geçirme, dünya’yı fethetme ve kendi aralarında paylaşma politikasının etkisini de görmek durumundayız. Sadece güçlenen kapitalizm karşısında merkezi otoritenin zorlanmasının değil, aynı zamanda kapitalist devletçi sistemin bu toprakları ele geçirebilmek için geliştirdiği emperyalist politikaların da büyük etkisi vardır. Nitekim bu politikaların 20. yüzyılın başında bir emperyalist savaşa yol açtığını biliyoruz. Birinci Dünya Savaşında İngiltere’nin başını çektiği blokla Almanya’nın başını çektiği blok dünya hegemonyası savaşına giriyorlar. Birinci Dünya Savaşı denen savaş gerçekleşiyor. Bu savaşta Osmanlı İmparatorluğu Almanya’nın başını çektiği bloğun içindedir. Savaş sahası Osmanlı topraklarıdır, yani Ortadoğu’dur. Sonunda yenilen Alman bloğu olmuştur. Her ne kadar kendi içinde yer alan Rusya’da Ekim Devrimiyle bir kopuş yaşansa da, İngiltere-Fransa ittifakı Birinci Dünya Savaşından galip çıkmıştır ki, bu da 19. yüzyıl boyunca İngiltere ve Fransa’nın Ortadoğu’yu ele geçirmek için geliştirdikleri politikanın pratikte hayat bulması için uygun zemininin sağlanması anlamına gelmektedir.

Sonuçta savaşın galibi olan devletler kendi çıkarları doğrultusunda yeni bir Ortadoğu siyasi coğrafyası yaratmışlardır. Bu coğrafyanın birkaç önemli sonucu vardır. Bunlardan bir tanesi, Arabistan’ın bölünüp parçalanması ve bir sürü Arap devletinin ortaya çıkartılarak buraların emperyalizme bağımlı alanlar haline getirilmesidir. Diğer bir sonuç, Kürdistan’ın parçalanması, her parça üzerinde bir devlet egemenliğinin kurulmasıdır. Bu öyle bir sistemdir ki, sadece Kürdistan üzerinde ekonomik ve siyasi tahakküm kurmayı değil, Kürt toplumunu inkâr edip yok sayarak yok etmeyi hedefleyen bir kültürel soykırım sistemidir. Kürdistan’ı bölüp parçalayan, bu tarzda egemenlik altına alınmasını gerçekleştiren devletler bu ülke üzerinde böyle bir statü de oluşturmuşlardır.

Bir diğer sonuç ise İsrail’in kuruluşudur. Doğrudan Birinci Dünya Savaşı ardından olmasa da, aslında dünya savaşından sonra gelişen süreçte bu kuruluş gerçekleşmiştir. Çünkü Birinci Dünya Savaşına ilk itiraz eden, savaşta yenilen Almanya olmuştur. Bu itirazı ortaya çıkartıp sonuca götüren de Hitler önderliğidir. Hitler önderliğinin Almanya’yı yeniden toparlayarak dünya egemeni olmak üzere yeni bir savaşa, İkinci Dünya Savaşına sokması İsrail’in oluşumuyla doğrudan ilgilidir, ilişkilidir. Bu süreçte gerçekleşen Yahudi katliamı ardından İsrail’in Ortadoğu’da bir devlet olarak şekillendirilmesi kapitalist-emperyalist sistemin öncü güçleri tarafından sağlanmıştır. Şimdi Kürdistan ve Kürt toplumu için baş aşağıya gidiş, aslında hızlı bir biçimde yaşanan süreciyle 19. ve 20. yüzyıldır. Tabii özgürlük ve komünal yaşam açısından değerlendirilirse, kendi içinde sınıflaşmanın başladığı süreçten itibarendir. Bu da ondan birkaç yüz yıl öncesine gitmektedir.

20. yüzyılın başında, Birinci Dünya Savaşının ardından Kürdistan’ın siyasi olarak da parçalanması ve yok sayılarak imha süreci altına alınmasıyla birlikte, artık eski Kürt kabile ve aşiret düzeni parçalanmıştır. Dolayısıyla bu saldırılar karşısında Kürt toplumunun daha önce gösterdiği refleksi gösterebilmesi mümkün değildir. Yani dış saldırı karşısında hareketli olması, dağlara çekilmesi, kendini bu temelde koruyabilmesi artık imkânsız hale gelmiştir. İki nedenle bu böyledir: Birincisi, kendisinin o düzeydeki kabile ve aşiret sisteminin yaşamının dağılmış ve artık eskisi gibi hareket edemez hale gelmiş olmasıdır. İkincisi ise, yabancı egemenliğin kapitalist sistem temelinde olmasıdır. Kapitalizm kendinden önceki sistemler gibi dağlık alanlar da olsa boşluk tanımamaktadır. Kapitalizmin özelliği nerede olursu olsun, kim olursa olsun her yeri ve herkesi egemenlik altına alması, oraları da işgal ve istila etmesi, dolayısıyla kendi karşıtı hiçbir gücün yaşamasına izin vermeyişidir. Kapitalist devletçi egemenliğin, sömürge sisteminin daha öncekilerden temel farkı buradadır. Bu bakımdan Kürt toplumunun artık eskisi gibi kendini yaşatma imkânı ve gücü yoktur. Buna Kürdistan’ın siyasi parçalanmışlığı ve toplumu yok sayarak imha etmek isteyen bir egemenlik sisteminin kurulması da eklenince, artık Kürdistan üzerinde yeni bir süreç gelişmiştir.

Önder APO buna ulusal yok oluş süreci dedi. 20. yüzyılda Kürdistan üzerinde kurulan egemenlik, ulusal yok oluş egemenliğidir. Her ne kadar aşiret yapıları ve dini liderlikler buna karşı var olduğu kadarıyla tepki göstermişler ve isyan etmek istemişlerse de, 19. yüzyılda feodal beylerin askeri ve siyasi güçlerinin yok edilmiş olması, geriye kalan güçlerin bu saldırı karşısında direnip ayakta kalabilmeleri için gerekli güce ulaşmalarına fırsat vermemiştir. Bunun için de bir kere ulusal yok oluş süreci altına alındıktan sonra, toplumun içinden bu tür itiraz ve isyan girişimlerinin etkili olma, ulusal yok oluşu durdurma, yani kendini koruma ve savunma gücünü gösterme şansı yoktur. Sonuçta söz konusu isyanlar da katliamlarla ezilmekten kurtulamamıştır. Özellikle Kuzey’de ve giderek Doğu’da bu isyanların ezilmesinin ardından, ulusal yok oluşu gerçekleştirmeyi hedefleyen çok yönlü ve örgütlü bir yabancı sistem hızla geliştirilmeye çalışılmıştır.

Bu sistemin özelliklerini tanımak gerekiyor. Biz her ne kadar parti olarak buna sömürgeci sistem dediysek de, Önderlik her zaman şuraya dikkat çekti: Kürdistan üzerinde bu biçimde geliştirilen sömürgeciliğin emperyalist Avrupa devletleri tarafından dünyanın başka yerlerinde geliştirilen sömürgecilikle derinden farklılıkları vardır. Her ne kadar aynı terimle hepsi sömürgecilik biçiminde ifade edilse de, Kürdistan’daki sömürgecilik diğerlerine benzememektedir. Diğer sömürgeciliklerin temel amacı ekonomik sömürüdür; pazara hâkim olmak, hammadde kaynaklarını ele geçirmek, böylece dünya sistemi haline gelen kapitalizmin pazar ve hammadde ihtiyacını ucuzca karşılamaktır. Daha sonra buna eklenen yeni sömürgecilik de ucuz işgücünü kullanmayı ifade etmektedir. Yine ekonomik içeriklidir; böyle bir ekonomik sömürüyü yapabilmek için gerekli olan, onu sağlatacak özellikler taşıyan siyasi ve askeri egemenliğin kurulmasıdır. Bunlar emperyalist devletlerin sömürgeci uygulamalarıdır. Oysa Kürdistan üzerinde kurulan yabancı egemenliğin ekonomik sömürü amacı birincil, esas amaç değildir.

Kuşkusuz ekonomik sömürünün hiç olmadığı, pazar ve hammadde kaynakları üzerinde egemenlik kurma arayışı ve isteminin hiç bulunmadığı söylenemez. Bunlar da vardır ve önemlidir. Büyük enerji kaynaklarına sahip olan Kürdistan üzerinde ekonomik paylaşım savaşı 20. yüzyıldan bu yana her zaman olmuştur. Bu savaş bugün daha da şiddetlenmiş düzeydedir. Petrol savaşı, su savaşı, yeraltı ve yer üstü zenginlikler savaşı, bir de ticaret yollarına hâkim olma savaşı dünya kapitalist sisteminin geliştiği ölçüde dün de vardı, bugünkü gelişmişlik düzeyiyle daha had safhaya çıkmış bulunuyor. Fakat Kürdistan’ın parçalanması, paylaşılması, egemenlik altına alınması, 20. yüzyılda Birinci Dünya Savaşı ardından öngörülen statünün Kürdistan’a biçilmesi esas olarak bu amaç doğrultusunda değildir. Bu ikinci, üçüncü sırada gelen amacı oluşturmaktadır. Birinci amaç ulusal yayılmadır. Kürt tarihi, Kürt kültürel birikimi, Kürt nüfusu, kısaca Kürt toplumu tarihi ve diliyle başka uluslaşmaların hammaddesi yapılmak istenmektedir. Kürdistan üzerinde kurulan sömürgeci egemenliğin birinci amacı budur. Birinci Dünya Savaşı ardından yaratılan ulusal yok oluş sisteminin temel yörüngesi böyledir.

Amaç böyle olunca, doğal olarak araç ve yöntemler de bu amaca göre düzenlenmiştir. Sömürgeleştirmedeki amacın ekonomik kaynakların sömürüsü olduğu yerlerdeki araç ve yöntemlerle sömürgeleştirmedeki amacın ulusal yayılma ve ulusal yok oluşu sağlama olduğu Kürdistan’daki sömürgeleştirmenin araç ve yöntemleri son derece farklı olmuştur. Buradan baktığımızda, Kürdistan’a bir sömürge statüsü verilmemiştir. Bunun bir adı ve bir sistemi olmamış, her şeyiyle dağıtılması öngörülmüştür. Çünkü kendi varlığını sürdürmesi ve kendi varlığı etrafında örgütlenme yaratması demek, ulusal yok oluşa karşı direnmek, ulusal yok oluşu başarısız kılmak demektir. Eğer ulusal yok oluş süreci başarılacaksa, o zaman bu ancak toplumun tarih, dil, kültür ve örgütlülük alanında kendine ait ne varsa hepsinin yok edilmesi ve parçalanmasıyla mümkün olabilir. Kürdistan üzerinde 20. yüzyılda uygulanan sistemin toplumda yarattığı etkiler ve toplumu içine aldığı süreç işte budur. Bunun için kimlik yasaklanmıştır, bunun için kendini inkâr geliştirilmiştir; bunun için her türlü horlanma, kötülenme ve kendinden kaçış yaratılmıştır. Bunun için düşünce üzerinde baskı kurulmuş, beyin tahakküm altına alınmaya çalışılmıştır. Bunun için Kürt toplumunun her türlü örgütlülüğü paramparça edilmiştir. Bunun için Kürdistan’daki her türlü yaşam, ekonomik, ticari, sosyal, kültürel, eğitsel ve siyasal yaşamın hepsi üzerinde şekillenmek isteyen ulusal yapılanmaya, yani Türkiye sistemine bağlanmıştır. Tabii parçalanarak bağlanmıştır. Bu da paramparça edilmiş, kendi değerlerinden kopmuş, kendi değerlerini kaybetmiş, her türlü dengesini yitirmiş, Önder APO’nun deyimiyle atomlarına kadar egemenlik altına alınmış bir toplum gerçeği ortaya çıkarmıştır.

Bu uygulamaların toplumda yarattığı en önemli yanlardan bir tanesi, yine Önder Apo’nun tanımladığı beyinsel sömürgecilik olmuştur. Kürt insanı beyni ve düşüncesiyle sömürgeleştirilmek, bir başka ulus için düşünür ve onun çıkarına hizmet eder bir beyin haline getirilmek istenmiştir. Kendinden kaçış, kendini ret, kendini inkâr bu düzeydedir. Bireyin bireye dönük saldırı düzeyi böyledir. Onun her türlü düşünce, duygu ve ruh gücü üzerinde saldırı geliştirmiştir. Sadece örgütlenmesi, ekonomik, sosyal ve kültürel yaşamı üzerinde değil, beyinsel, ruhsal ve duygusal varlığı üzerinde de saldırı geliştirerek tümüyle tahakküm altına alınmak, ezilmek ve değiştirilerek bir başka ulusal potada eritilmek istenmiştir. Bu, Kürt toplumuna ve bireyine dönük saldırının en kapsamlı, en derin ve en ağır duruma gelmesini ifade ediyor. Bu aslında insanlık tarihinde birey ve toplumlar üzerinde uygulanan en ağır saldırı sistemidir, en kapsamlı saldırı sistemidir, tarihte eşi bulunmayan bir saldırı sistemidir. Tarihin suç saydığı, en ağır suç olarak gördüğü saldırı soykırımdır, fiziki imhadır. Bir toplumun kılıçtan geçirilerek yok edilmesidir. Onun da bir anlamı vardır, anlaşılırlığı söz konusudur. Fakat posa gibi insanlar ortaya çıkarılır ve toplumun varlığı bu haliyle korunurken, ruhuyla, duygusuyla, düşüncesiyle, beyniyle, tüm ekonomik, sosyal ve kültürel değerleriyle kendini inkâr edip bir başkasına dönüştüğü, onu yaşar hale geldiği bir örnek yoktur.

Önder APO bunun “kendi çıkarlarını göremeyen, kendi çıkarları için düşünemeyen, çıkarları doğrultusunda plan ve proje geliştirip eyleme geçemeyen bir insan gerçeğinin ortaya çıkartılması” olduğunu söyledi. Burada beynini kaybetmiş, kendini düşünce düzeyinde inkâr eden, düşüncesiyle de başkasına bağlanan ve beyinsel sömürgecilik diye tanımlanan bir köleleşmeyi yaşayan insanla, temel örgütlenmesi aile olan, aileden başka hiçbir örgütlülüğü ve gücü kalmayan, bu nedenle de her şeyini ailede bulmak isteyerek aileye dört elle sarılan bir örgütsel yapı kalmıştır. Kendini bu biçimde ifade eden bir erkek, böyle bir erkeğin hizmetçisi olan köle bile denilemeyecek, kölelik statüsü bile edinemeyen bir kadın duruşu ortaya çıkmıştır. Ailecilik bu düzeye getirilmiştir.

Burada artık meşru savunmanın tüm yönleriyle kaybedilmesi vardır. Meşru savunma kendisini tanıma, çıkarlarını görme ve savunma yol ve yöntemlerini bulma bilinciyse, böyle bir sistem altında Kürt toplumu ve bireyi bu bilincin hepsini kaybetmiştir. Meşru savunma böyle bir bilinç temelinde birey ve toplumun örgütlülüğü ise, bu sistem altında Kürt bireyinin ve toplumunun örgütlülük adına hiçbir şeyi kalmamıştır. Başa bela olan her türlü geriliğin ve gericiliğin ocağı haline gelen aile dışında! O da aslında bir örgütlülük değil, erkek ve kadının egemen devletçi düzene ve yabancı egemenliğe en ileri düzeyde hizmetçiliğini ortaya çıkartan bir örgütlülüktür. Yoksa kendine ait, yüce değerler temelinde herhangi bir amacı ve duruşu olmayan bir örgütlülüktür. Burada kendini korumak için zaten bir eylem ve mücadele yoktur. Kendini yok etmek için kendi kendini bitirme vardır. Önderlik, bu dönemde toplumun duruşunu akrebin kendisini zehirlemesine benzetti, kekliğin kendi cinsini avlamasına benzetti. Yani bu da meşru savunma denen şeyin zerresinin bile kalmadığı bir durumun oluşmasını, ortaya çıkmasını ifade etti.

Bu kadar tarihin en eski bir halkı olan, devlet egemenliğini bu denli uzun süre kabul etmeyen, devletçi sistem karşısında dağlara çekilip uygarlıktan uzak durma pahasına da olsa özgür yaşamayı esas alan, içte ve dışta egemenlik sistemini ve dolayısıyla ondan kaynaklanan saldırıyı en geç tanıyan bir toplum olarak, Kürt halkının birkaç yüzyıl içerisinde böyle bir duruma düşürülmesi kuşkusuz ilginç bir durumdur; dikkatle değerlendirilmesi ve iyi incelenmesi gereken bir durumdur. Acaba neler böyle bir duruma gelmesine yol açmıştır? Daha önceki duruşla sonradan ortaya çıkan sürecin birbiriyle bir ilişkisi, bir bağı var mıdır? Yoksa toplumun o duruşu hiyerarşik devletçi sistem tarafından çok büyük tehlike görülerek, en ileri düzeyde birliği ve gücü ifade eden bu toplum üzerinde bir saldırı mı yürütülmüştür? Kuşkusuz bunların incelenmesi, değerlendirilip anlaşılması gerekiyor.

Fakat sonuçta 20. yüzyılın son çeyreğine girerken, Kürdistan’ın ve Kürt toplumunun içine çekildiği durum budur. Artık orada bir meşru savunma bilinci, örgütlülüğü ve eyleminin zerresi bile yoktur. Tam tersine her şeyini kaybetmiş, yok olma sürecine girmiş, başkalarının hizmetine koşulmuş bir toplumsal duruş vardır. Buna ‘herkesin askeri olmak’ deniliyordu. Bu süreçte Kürt toplumu, kendisinin olamayan, ama herkesin askeri olan bir toplum olarak tanımlanmıştır. ‘Avukatsız halk’ olarak tanım görmüştür. Yani örgütlülüğü olmayan, çıkarını göremeyen, kendisini savunamayan, her türlü saldırıya açık, yok oluş sürecinde olan bir halk!

Kuşkusuz bu bir toplumun içine düşeceği en ağır, en kötü, en tehlikeli durumdur. 20. yüzyıl sistemi içinde, Birinci Dünya Savaşının ortaya çıkardığı sistem dahilinde Kürt bireyi ve toplumunun böyle bir duruma getirilmiş olduğu açıktır. Bunun doğru ve derinliğine anlaşılıp kavranması son derece önemlidir. Böyle bir durumun özgür birey ve toplum karşısında taşıdığı tehlikenin derinden anlaşılması da çok önemlidir. Çünkü bu tehlike söz konusu durumu yaşayan birey ve toplum açısından bir tehlike olduğu gibi, aslında insanlığın özgür duruşu açısından da ciddi bir tehlikedir. Çünkü insanlık katledilmekte, insanlığa dair hiçbir değer bırakılmamaktadır. Birey ve toplumun bu kadar kendini inkâr eder, kendine karşıt hale getirilip kendini tüketir noktaya çekilmiş olması insanlığın tüketilmesi anlamına gelmekte, bir insanlık katliamının yaşandığını göstermektedir.

Tabii bu noktada en büyük tehlike, hiçbir ferdinin bunu göremez durumda olmasıdır. Bireylerin bu durumu doğal sayan, kabul eden bir beyne kavuşturulmuş olması, yani neredeyse isteyerek, benimseyerek ve içselleştirilerek bu durumu yaşar kılınmasıdır. Elbette baştan isteyerek, gönüllü böyle bir şeye girme olmamıştır. Ama yüzyıllar süren baskı, katliam, saldırı ve geliştirilen oyunlar, nihayetinde Kürt bireyi ve toplumuna bu gerçeği kabul ettirmiştir. Bireyde ve toplumda bu düzeyde bir teslimiyetçilik ve kırılma ortaya çıkartılmıştır. Bu elbette ciddi bir tehlikeye ve olumsuz duruşa işaret ediyor.

İşte böyle bir süreç derinliğine ve genişliğine işletilirken, buna karşıt bir duruşla Birinci Dünya Savaşının ortaya çıkardığı sistemin Kürt birey ve toplumunda yok etmek istediklerini tersine çevirerek, Kürt bireyi ve toplumunu özgürlük düşüncesi, örgütlülüğü ve eylemiyle kendisi haline getiren ve yeni bir yaşam çizgisine yöneltmeyi öngören PKK gelişmesi ortaya çıkmıştır. PKK’nin böyle bir tarihsel sürecin tersine çevrilmesini ifade ettiği ve ona karşıt olarak geliştiği kesindir. Yine PKK’nin Kürt bireyi ve toplumu üzerinde uygulanan her türlü yok edici saldırıya karşı bir tepki ve var olma hareketi olduğu ve özgürleşme sürecini ifade ettiği tartışma götürmez bir gerçektir. PKK tamamen Kürt toplumu ve bireyi üzerinde uygulanan bu yok etme sürecinin karşıtı olarak ortaya çıkmıştır. Dolayısıyla PKK gerçeği birey ve toplumu her bakımdan kendine getirmeyi, kendisi için yapmayı, özgür birey ve toplum gerçeğine çekmeyi, böylece baş aşağıya gidişi tersine çevirerek özgürlük çizgisinde Kürt bireyi ve toplumu için yeni bir yaşam sürecini başlatmayı ifade eder. PKK bu anlamda ruhu, duygusu ve düşüncesinden maddi ekonomik yaşamına kadar Kürt birey ve toplumuna yöneltilen her türlü saldırı karşısında birey ve toplumun özgürlük ve demokrasi çizgisinde savunulması hareketidir. Saldırı ne kadar kapsamlı, derin, çok yönlü ve sarsıcıysa, savunma da aynı düzeyde kapsamlı, derin ve sarsıcı olmuştur.

Buradan baktığımızda, PKK’nin 20. yüzyılda Kürt toplumuna dayatılan sürecin tersi olduğu, toplumsal gidişi onun tersine çevirmeyi öngördüğü açıktır. 20. yüzyılda Kürt bireyi ve toplumuna dayatılan onu yok etme amacı temelindeki dış saldırı olduğuna göre, PKK gerçeği de bütün bu alanlarda Kürt bireyi ve toplumunun kendi öz dinamikleriyle kendisini savunması hareketi olacaktır. Bu bakımdan PKK beyinsel köleleştirme ve sömürgeleştirmeye uğratılmak istenen Kürt bireyi ve toplumunda özgür var olma ve kendini savunma bilinci yaratmıştır. Bu her şeyden önce bir meşru savunma bilincidir, hem de çok yönlü bir bilinçtir. Öyle sadece  kaba saldırılar karşısında kendini savunma, ekonomik ve sosyal baskı ve sömürü karşısında birey ve toplumu savunma değil, ruhuyla, duygusuyla, düşüncesiyle, kültürüyle, bütün yaşam özellikleriyle birey ve toplumun özgürlük temelinde savunulmasıdır. Bu anlamda derin bir savunma bilincini ifade ediyor. PKK böyle bir süreçte ortaya çıkan ve bir savunma gerçeği oluyor. Her şeyden önce bir savunma bilincini ifade ediyor. Bu çok yönlü ve kapsamlı bir bilinçtir; Kürt bireyi ve toplumunu kendine getiren ve özgürlük temelinde yürüme gücü ve iradesi kazandıran bir bilinçtir. Önderlik gerçeği tamamen böyle bir Kürt bilincinin ortaya çıkmasını içeriyor. Bunu iyi bilmemiz gerekir.

Diğer yandan PKK bu bilinçle birlikte, Kürt toplumunun kendini örgütlemeye yönelmesini ifade ediyor. Atomlarına kadar parçalanıp örgütsüz kılınmış Kürt toplumunu Önder APO’nun düşüncesi etrafında dar bir gruptan başlayarak bir öncü Özgürlük Partisine, oradan da temel savunma gücü olarak gerillaya, ulusal kurtuluş cephesine, ulusal bilinç ve direnişte kendini var etmeyi esas alan yeni bir halk duruşu ve birliğine ulaştıran bir örgütlenme durumudur. Kürt toplumu temel örgütsel açıdan PKK’yle yeniden bir örgütlenme süreci içerisine girmiştir. İnkâr ve imha sisteminin dağıttığı toplumun bütün örgütlenmelerine karşılık, demokratik uluslaşma, yine ulusal özgürlük ve demokrasi temelinde yeni bir örgütlü birey ve toplum yaratma sürecinin başlatılmasını içeriyor.

Bu örgütlenme düzeyi en azından bilinç düzeyinde, Kürt insanının yeniden ulusal demokratik çizgiye kavuşturulması çerçevesindedir. Her türlü inkârcı ve imhacı bilinci reddetmeyi içermektedir. Buna karşı ruhta, duyguda, bilinçte ve iç ilişkilerinde büyük bir ulusal diriliş devrimini yaşamasıdır. Böyle bir örgütlülük düzeyine toplumsal çapta ulaşmayı ifade ediyor. Tabii bu örgütlenmenin bilince dayalı bir irade bütünlüğü, birlikte yaşama istemi haline gelen böyle bir örgütlülüğün sürükleyici öncü sağlam örgütleri vardır; partisi, cephesi, gerillası vardır. Bunlar temel ve önemli örgütlerdir. Buna dayalı olarak çeşitli kurum ve kuruluşları gelişiyor. Kadın ve gençlik örgütlülüğü ortaya çıkıyor. PKK bir de böyle bir bilinç ve örgütlülüğe dayalı savunma eylemini ifade ediyor.

PKK pratiğinin baştan sona bir savunma eylemi olduğunu kimse inkâr edemez. Bu konuda herhangi bir yanlış anlama ve tartışma söz konusu olamaz. Çünkü tümüyle bir savunma bilincini içeriyor. Bütün örgütlenmeler, toplumun yok edilmek istenen gerçeğinin tersine çevrilmesini ve kendini yaşar bir toplum haline gelmesini hedefleyen örgütlenmelerdir. Bu temelde geliştirilen eylemin de ideolojik, siyasi ve askeri bütün boyutlarda bir savunma eylemi olduğu tartışma götürmez. Kısaca PKK Hareketi Birinci Dünya Savaşı ardından yok edilme sürecine sokulan, bilinç, örgütlülük ve eylemsel duruş bakımından her şeyi kaybederek adeta kendisi olmaktan çıkan Kürt toplumunun özgürlük ve demokrasi bilinci temelinde yeniden kendine getirilerek örgütlü ve eylemli kılınmasını sağlayan bir harekettir. Bu bakımdan her düzeyde Kürt toplumuna ve bireyine dayatılmış saldırı karşısında aynı kapsamda ve derinlikte bir meşru savunma duruşu, eylemi, bilinci, hareketi ve örgütlülüğü oluyor. PKK’yi böyle bir meşru savunma gerçeği olarak tanımamız, anlamamız gereklidir.

Şöyle de ifade edebiliriz: 20 yüzyılın başından itibaren dayatılan inkâr ve imha süreci altında her şeyini kaybetmekte olan Kürt toplumu, Önder APO gerçeği ve PKK’yle yeniden kendine geliyor. Kendinin olmaya ve özgür bir duruş kazanmaya yöneliyor. Yani yeniden kendi çıkarlarını gören, o temelde örgütlenip direnen bir halk gerçeği haline yükseliyor. Özgür bir halk olarak imha sürecine karşı direniş içerisinde dünyaya yeniden doğuyor. 90’ların başında gerçekleşen ulusal diriliş devrimi kesinlikle bunu ifade ediyor. Bu bakımdan da PKK’yle birlikte Kürt bireyi ve toplumu yeniden kendine geliyor, kendisi için oluyor. Bir meşru savunma bilinci, örgütlülüğü ve eylemi kazanıyor. Kısaca meşru savunma duruşu kazanıyor. 

- Advertisement -

En Çok Okunanlar

Gerilla TV’den yeni eylem görüntüsü

HPG Basın İrtibat Merkezi, eyleme ilişkin şu açıklamayı yapmıştı: "Şehit Bager ve Şehit Ronya Devrimci Hamlesi kapsamında güçlerimiz, 1 Haziran...

Berwari: Akar’ın ziyareti, ‘amaç gerillayı tasfiye etmek başarılmazsa etkisizleştirmek’

Duhok Üniversitesi Öğretim görevlisi Kamuran Berwari, Türk özel savaş kurmayları Hulusi Akar, Yaşar Güler ve Hakan Fidan’ın Bağdat, ardından...

Gerilla TV yeni eylem görüntüsü yayınladı

HPG Basın İrtibat Merkezi, eyleme ilişkin yaptığı açıklamada şunları belirtmişti: "Medya Savunma Alanları’ndan Heftanin bölgesinde devam etmekte olan Cenga Heftanin...

MHP bir cinayet-terör şebekesidir

Kemal SOBE Siyasal milliyetçilik, katı ulus devletlerde egemen kesimlerce, faşizmin bir sopası olarak kullanılırlar. Türkiye'de 1968'ler devrimci-sosyalist mücadelenin radikal bir tarzda...

Diz çökmeyen direnişçiler: Ji bo Azadiyê

Asian Movie Pulse dergisine bir röportaj veren ‘Ji bo Azadiyê’ filminin yönetmeni Ersin Çelik, filmde diz çökmeyen direnişçilerin gerçek...

Gerilla TV, Xantur’daki eylemin görüntüsünü yayınladı

HPG/YJA Star gerillaları Cenga Heftanin Devrimci Hamlesi kapsamında, işgalci Türk ordusuna darbe üstüne darbe vuruyor. Gerilla TV, 21 Haziran günü Heftanin...

En Son Paylaşılanlar

- Advertisement -